Sylvia o sabah erkenden kalktı, camdan sarkıp bir sigara yaktı annesine yakalanmaktan korkan bir çocuk gibi ara ara gözleriyle kapıyı kontrol edip, dumanı bir çekip bir üfledi. Sigaranın dumanını tıpkı yaralarına üfler gibi üflüyordu. Sigarası bittiğinde izmariti saksının dibine sakladı, parmağıyla kumun dibine dibine bastırarak suç aletini yok etti, geriye bir tek koku kalmıştı ama neyse ki Ted ağır bir grip geçiriyordu.
Doğruca mutfağa gitti, sabah uyanır uyanmaz dolaptan çıkardığı yumurtalar sonunda oda sıcaklığına erişmişti tarifte özellikle belirttiklerine göre önemli bir husus olmalıydı. Bir şeyler yazmayalı ne kadar uzun zaman olmuştu neyse ki şiir gibi pastalar yapıyordu, her biri bir öykü anlatan kurabiyeler; peki, hayatımın romanı diyebileceği Shepherds Pie’a ne demeli?
Yazmak ve yemek yapmak arasında fazla da bir fark yok diye geçirdi içinden netice de her ikisinin de iyi ve kötü olanları vardı. Masaya konulmadan çöpe atılan bir pastanın buruşturulup fırlatılmış bir kâğıttan pek de bir farkı yoktu üstelik yazı da yemek de hazımsızlık yapabiliyordu.
Ted hala uyanmamıştı parmaklarının ucunda neredeyse nefes bile almadan çalışma odasına gitti Ted bir süredir çalışma odasında uyuyordu, kanepenin önünde diz çöktü ve uykusunda izlemeye başladı Ted’i, uyurken yaptığı mimiklerden rüyasında kimle, nerede, ne yapıyor diye düşündü ama bir yere varamadı belki de sadece uyuyordu. Sol elinin parmak uçlarını ağzına götürüp öptükten sonra yavaş ama çok yavaşça Ted’in yüzüne bıraktı. Odayı, geldiği sessizlikte terk etti.
Oda sıcaklığına gelen yumurtalara bir süre baktıktan sonra tekrar dolaba yerleştirdi, hayır, yemek ya da pasta ya da herhangi bir şey pişirmeyecekti.
Saate baktı 07:45 kırmızı hırkasını çıkarıp öylece kanepenin üstüne fırlattı, gidip uyuyacaktı, elbet ki kendi yatak odasında, çalışma odasının hemen karşısında, Ted’in nefes alışverişlerini dinleyerek uykunun gelip kendisini bulmasını bekleyecekti.
Sylvia Plath’ın hırkası gelişigüzel fırlatılmaktan rahatsız sert bir cisme çarptı, Ted’in okuma gözlüğü altından sertçe batıyordu ama çok da mesele etmedi nasılsa Sylvia’yı yine uyku tutmayacaktı ve biraz önce fırlattığı hırkayı aynı hızla çekip alacaktı.
Belki, diye düşündü hırka, “kuşağımı Ted’in okuma gözlüğüne dolarsam ve Sylvia beni kendine çektiğinde de bırakırsam”… Ted buna çok kızacaktı ama Sylvia o sabah uyanmadı.
17 Eylül 2011 Cumartesi
Hepatit B
Aşağıda okuyacağınız yazı otuzunu devirmiş olduğu halde hala büyümeyi bekleyen bir çocuk-kadının hezeyanlarıdır fazla da ciddiye alınmamalıdır..
Kırık bir kalple mi yaşamak daha zor yoksa kırıkları yapıştırmaya çalışıp aynı yola devam etmeye çalışmak mı?
Gerekli gereksiz her şeyi icat eden 21. yy’dan tek beklentim ertesi gün hapını icat etmesidir, hayır hayır kaza sekslerinde kullanılandan bahsetmiyorum, unutma hapı! Çakıyorsun bir avuç, yeni bir yola çıkıyorsun, bu kadar basit bir şey işte 21. yy’dan beklentim…
Çılgınca yaşama tutunma isteğimiz nereden geliyor, hangi damar besliyor bu güdüyü? Onca acıya, haksızlığa, kedere rağmen, gözü açık giden insanlar var; dünya denen resme bakmaya doyamadan giden insanlar, iliklerime kadar hissediyorum ki şimdi atmaktan vazgeçse kalbim bir gözüm açık gidecek yalnızca, zira diğeri görmesi gerekenden fazlasını gördü!
Kimin yaktığını bilmediğim bir ateşi söndürmeye çalışmakla geçiyor gün ve gecelerim ama artık çok yoruldum ve tuhaftır direnç bahislerinde her zaman kazanan biri yazıyor bu satırları, kim yazdırıyor bu satırları o da meçhul ya…
Hepatit b’nin bir tek karaciğere yerleştiğini biliyor muydunuz?
Belki de hayatım boyunca kimseyi anlamadığım kadar onu anlıyorum; hepatit b’yi! Onun, organlar içinde bir tek karaciğere duyduğu saplantılı aşkı, beyne prim vermemesini, kalbe tav olmamasını..
Aşısı var diyorlar ama akacak kana engel olmak niye?
O barda niye öldüğümü biliyorum artık çanak tuttuğum için akacak kana…
Kendi yaralarıma bakmaktan hiç korkmadım ben, kendi yarana üfleye üfleye alışıyorsun da zamanla, ancak bir başkasının yarasına hala bakamam, başkasının kanı beni tutar!
Biliyor musun, hepatit b’nin karaciğere duyduğu aşk gibi sana hissettiklerim, başka birine yerleşemiyorum!
21. yy duysana beni!
Kırık bir kalple mi yaşamak daha zor yoksa kırıkları yapıştırmaya çalışıp aynı yola devam etmeye çalışmak mı?
Gerekli gereksiz her şeyi icat eden 21. yy’dan tek beklentim ertesi gün hapını icat etmesidir, hayır hayır kaza sekslerinde kullanılandan bahsetmiyorum, unutma hapı! Çakıyorsun bir avuç, yeni bir yola çıkıyorsun, bu kadar basit bir şey işte 21. yy’dan beklentim…
Çılgınca yaşama tutunma isteğimiz nereden geliyor, hangi damar besliyor bu güdüyü? Onca acıya, haksızlığa, kedere rağmen, gözü açık giden insanlar var; dünya denen resme bakmaya doyamadan giden insanlar, iliklerime kadar hissediyorum ki şimdi atmaktan vazgeçse kalbim bir gözüm açık gidecek yalnızca, zira diğeri görmesi gerekenden fazlasını gördü!
Kimin yaktığını bilmediğim bir ateşi söndürmeye çalışmakla geçiyor gün ve gecelerim ama artık çok yoruldum ve tuhaftır direnç bahislerinde her zaman kazanan biri yazıyor bu satırları, kim yazdırıyor bu satırları o da meçhul ya…
Hepatit b’nin bir tek karaciğere yerleştiğini biliyor muydunuz?
Belki de hayatım boyunca kimseyi anlamadığım kadar onu anlıyorum; hepatit b’yi! Onun, organlar içinde bir tek karaciğere duyduğu saplantılı aşkı, beyne prim vermemesini, kalbe tav olmamasını..
Aşısı var diyorlar ama akacak kana engel olmak niye?
O barda niye öldüğümü biliyorum artık çanak tuttuğum için akacak kana…
Kendi yaralarıma bakmaktan hiç korkmadım ben, kendi yarana üfleye üfleye alışıyorsun da zamanla, ancak bir başkasının yarasına hala bakamam, başkasının kanı beni tutar!
Biliyor musun, hepatit b’nin karaciğere duyduğu aşk gibi sana hissettiklerim, başka birine yerleşemiyorum!
21. yy duysana beni!
KADIN...
Güzel bir bebek olarak dünyaya gelen tüm kız çocukları, ergenlikle beraber kanamaya başlar. Öyle bir kere falan da değil, her ay düzenli olarak kanarlar.Sonra babaları, ağabeyleri, sevdikleri adam, kocaları, nişanlıları, dostları döver yine kanarlar. Kan görmek sanılanın aksine, erkekleri tutar kadınları değil, kendi kanına bakarak büyüyen kadın korkar mı sizce kandan?Ne diyorduk güzel bir kız çocuğu olarak dünyaya gelen kadın kızlığına veda ederken yine kanar. Bu acımasız erkek toplumunda var olmaya çalışırken o kadar çok canı yanar ki dışarıdan şiddet görmediğinde bu defa da için için kanar, midesi kanar, aklı kanar, kalbi kanar…Kadın dediğin mütemadiyen kanar, haa bir süre sonra ergenlikte başlayan kan musluğu kesilir ama bu defa da başka şeyler çıkar ortaya, erkeğin gönlü elvermez bir kadını ölene kadar kanatmamaya, kanatır durur…Sanılanın aksine korkmaz kadınlar hiçbir şeyden; korkuyormuş gibi yapıyorlarsa da bilin ki, ya şefkate ihtiyaçları vardır ya da sürekli bir yetersizlik duygusuna sahip erkeğe kendini iyi hissettirmeye… Güzel bir kız çocuğu olarak dünyaya gelen kadınlar çocukluklarında, ilk gençliklerinde, olgunluklarında o kadar yaralanırlar ki her kız çocuğu bir an önce büyümek ister. Ondandır kız çocuklarının gerek kıyafet gerekse makyajla kendilerini yaşlandırmaya çalışmaları. Büyüyünce geçeceğini düşünürler, belki de geçiyordur ama henüz o kadar büyümedim…
Hiçbir kadına zorla hiçbir şey yaptıramazsın, tecrübeyle sabittir, kadın olduğumdan değil çok kadın tanıdığımdan… Bir kadın başkaldırmıyorsa eğer sevdiği birileri üzülecektir, boyun eğiyorsa seviyordur, çekip gitmiyorsa bırakamıyordur…Ama korkmaz hiçbir kadın, ortalama 13 yaşında kanla tanışan bu cinsiyeti kim korkutabilir ki?Hayatının tek korkusunu kanadığında yaşar kadın, ona da alıştıktan sonra gerisi vız gelir tırıs gider.Ben mesela çok fantastik gelebilir ama görülmeyen bir ok ile vurulduğumu sanmıştım : )
Sabah işe gelirken gördüm ki tüm billboardlar tutulmuş büyük markalarca “Feşmekân marka tüm kadınlarımızın kadınlar gününü kutlar” türünde yaratıcılıktan zerre nasiplenmemiş cümlelerle emekçi kadınları hatırlamışlar! Eksik olmasınlar…Ne kadar sahte olduğumuzu birileri bir yerde yüzümüze vuracak ama korkarım kızaran yerimiz yüzümüz olmayacak!
Kadın olmak zordur, meşakkatlidir, çiledir kadın olmak, hele de böyle erkek egemen toplumlarda.
Her kadının bir aşil topuğu vardır, kiminin ki aşk, kiminin ki evlat, kiminin ki tek taş : )Kadına işkence yapmak için türlü yollar deniyorsunuz ya, kafanızı çalıştırın biraz, öğreniverin aşil topuğunu oraya nişan alın, haa biz kan görmeye alışkınız, siz kendi önleminizi alın!
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun! (şak şak şak)
Hiçbir kadına zorla hiçbir şey yaptıramazsın, tecrübeyle sabittir, kadın olduğumdan değil çok kadın tanıdığımdan… Bir kadın başkaldırmıyorsa eğer sevdiği birileri üzülecektir, boyun eğiyorsa seviyordur, çekip gitmiyorsa bırakamıyordur…Ama korkmaz hiçbir kadın, ortalama 13 yaşında kanla tanışan bu cinsiyeti kim korkutabilir ki?Hayatının tek korkusunu kanadığında yaşar kadın, ona da alıştıktan sonra gerisi vız gelir tırıs gider.Ben mesela çok fantastik gelebilir ama görülmeyen bir ok ile vurulduğumu sanmıştım : )
Sabah işe gelirken gördüm ki tüm billboardlar tutulmuş büyük markalarca “Feşmekân marka tüm kadınlarımızın kadınlar gününü kutlar” türünde yaratıcılıktan zerre nasiplenmemiş cümlelerle emekçi kadınları hatırlamışlar! Eksik olmasınlar…Ne kadar sahte olduğumuzu birileri bir yerde yüzümüze vuracak ama korkarım kızaran yerimiz yüzümüz olmayacak!
Kadın olmak zordur, meşakkatlidir, çiledir kadın olmak, hele de böyle erkek egemen toplumlarda.
Her kadının bir aşil topuğu vardır, kiminin ki aşk, kiminin ki evlat, kiminin ki tek taş : )Kadına işkence yapmak için türlü yollar deniyorsunuz ya, kafanızı çalıştırın biraz, öğreniverin aşil topuğunu oraya nişan alın, haa biz kan görmeye alışkınız, siz kendi önleminizi alın!
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun! (şak şak şak)
Should I Stay Or Should I Go?
Güzide hükümetimizin bizlere reva gördüğü şeye bak! Kafamız pişerken, ayaklarımız karın ağrıtacak kadar çok üşüyor ama zaten son zamanlarda karnım çok ağrıyor!
Saçma sapan müzikler çalan bir barda kafam pişerken, karnım ağrılardan ağrı beğenirken, korkunç bir kalabalığın içinde eski bir dostu ve Godot’yu bekliyorum, dost gelir mutlaka ama Godot bu hikâyede de gelecek gibi görünmüyor!
Garsonun koluna yapışıp:
“Müzik çalmayacak mısınız” diye soruyorum, saf saf yüzüme bakıyor
“Müzik çalıyor ya” diyor. Bırakıyorum kolunu…
Müzik dediği şeyi buruşturup çöpe atmak istiyorum!
Cıstak cıstak cıstak… Kalabalıklar artık böyle mi eğleniyor, insanlar sunulan her şeyi reddetmeden nasıl dinliyor? İlk gençliğimi özlüyorum…
Son 20 günde hayatım alt üst oldu, hayatımın altında kaldım!
Kafam pişmeye devam ediyor, karnım daha çok ağrıyor, dostum geç kalacağını söyledi, Godot’dan haber yok!
Akrep ve yelkovan yine küsmüş birbirine, ağırdan alıyorlar zamanı olan bana oluyor, akrep de yelkovan da bulundukları tüm saatleri terk etsinler istiyorum, hemen, şimdi!
Ah sonunda iyi ve manidar bir müzik; Should I Stay Or Should I Go? diye bana mı soruyor The Clash? Ahh sevgili Strummer, inan ben de bilemiyorum, aynı soruyu günlerdir kendime soruyorum…
Şaşkın gözlerle birbirine bakan, el ele diz dize oturan bir çift var masa üstünde, sol üst köşede:
“ Efes Pilsen, bu neşeli havayı tamamlıyor” yazıyor, bir reklamcı olarak küfrediyorum içimden, sahi, neşe derken?
Papiklenen Libya halkı gibi hissediyorum kendimi, isyan etmek, kaçmak, sarılmak, tekme atmak duyguları arasında gidip geliyorum…
Olanca hırsımı Beckett’dan çıkarmak istiyorum, Godot nerede ise bulup getirmesini istiyorum!
Yelkon akrepi yakaladı, saçından tuttuğu gibi, kendine çekti, öptü! Dostum geldi, Godot’nun geldiği nerede görülmüş ki?
İNSAN KAZASI...
Büyüdükçe öğreniyorsun duvarların o kadar da kalın olmadığını, sesin, başına buyrukluğunu, dilediğinde dilediği yere ulaşıp, dilediğinde duvara çarpıp dağıldığını sesin, büyüdükçe öğreniyorsun…
Duvarlar kadar kalın insanlar tanıyorum, duvarlar kadar saydam insanlar bir de, onların yanında olmalıyım, huzursuz ruhlar kardeşliği de adına ya da ne istersen de kimin umurunda?
Göz oyuklarından girilmiyor insanın içine, insanın içine girilecek uzuvlar neden yanlış yerde? Bana arkanı dönmeni değil, gözlerini kaçırmamanı istiyorum sadece! Gereksiz deliklere tuğlalar örüp oje ile yapıştırmak geçiyor içimden, içimden neler geçiyor bir bilsen!
Uykularım düzensiz olduğu için mi dengesizliğim, şehrin ışıklarını kapatırsam deliksiz bir uyku çekebilir miyim?
Mümkünse senden gitmeni isteyeceğim, kusura bakmazsan kapıya kadar eşlik etmeyeceğim, sonra şehrin ışıklarını kapatıp deliksiz bir uyku çekeceğim, hem bak ne diyeceğim:
“kimseyi uğurlamaya gerek yok herkes geçirir kendini feleğin çemberinden…”
Müsaade sizin!
NE DİYORDU TOM YORKE: BİR GÜN KANATLARIM ÇIKACAK!
Bembeyaz bir kâğıda hayallerimizi yazalım, yazdık mı? Tamam, şimdi çöpe atalım! Biri üzerine kahve dökmeden, müsvedde etmeden, yırtıp atmadan, ezmeden…
Kan kaybı başlamışsa geri dönüş zor olur, kanayarak devam edemezsin yola, acıya dayanamayacağından değil, izleri takip eder akbabalar, en iyi onlar alır kan kokusunu sonra da parçalarlar. Nereden gelmiştik akbabalara? Bembeyaz bir kâğıda hayallerimizi yazmıştık değil mi? İşte tam da buydu söylemeye çalıştığım, diğer paragrafa geçebiliriz…
Bazı erkekler bir ss subayı kadar duygusal olabiliyor maalesef ve bizler nedense toplama kampında, bezden bebeğine sarılmış küçük bir kız çocuğu gibi titriyoruz karşılarında, burnumuzu çekerek, iç çekerek…
Toplama kampından kaçılabilir mi?
Bir insan toplama kampından sağ çıkabilir mi?
Toplama kampından kaçılsa bile artık aynı kişi olunabilir mi?
Sylvia Ted’i seviyordu, onun için yazmaya ara verecek kadar, kendisi de yazacakken onun yazılarını temize çekecek kadar, ondan iki çocuk doğuracak kadar…
Ted, bencildi, kendi konforu, kendi zevkleri, kendi, kendi, kendi…
Durduğu yer dünyanın merkeziydi, en kötüsü Sylvia içinde böyleydi!
Sylvia ölürken hala Ted’in karısıydı (bürokratik işlemler yüzünden), kafasını fırından çıkardığında ise kimsenin karısı değildi!
Aynanın karşısında oturup yalnızlıktan kurtulabilir insan, kalabalıktan hoşlananlara aynayı kırmalarını tavsiye ederim, böylece yeterli sayıya ulaşabilir insan!
Ve hatta öyle ki o iğrendiğiniz kalabalığa ne isterseniz söyletebilir, ne isterseniz yaptırabilirsiniz, eğer bir ss subayı değilse aksiniz!
Ne diyordu Tom Yorke: Bir gün kanatlarım çıkacak!
Sırt ağrılarım öyle arttı ki, kanatlarımın çıkacağı gün yaklaştı diyorum kendime, az kaldı, çok az…
Hepimiz kanatlarımızın çıkmasını bekliyoruz, öyleyse kanatlarımız çıktığı gün nereye uçacağımızı da hesap etmeliyiz, kanatlar çıkar ama nereye gideceğimizi bilmiyorsak yere yapışabiliriz!
Artık ne istediğimi biliyorum! Bayan Woolf kadar iyi olmasa da ayakta, yürürken yazabiliyorum!
Sert geçeceğini biliyordum bu kışın, o da biliyor olmalı, ayazın yanında bir parça güneş bahşeden Herr Tanrı, seninle bir süre konuşmayacağım!
STREET SPIRIT...
"Say ki kornişteki perde,
Say ki bir salıncak,
Bir ileri, bir geri...”
Bazıları acıyı bastırmak için dua okur içinden, bazıları şarkı söyler, sabahın beşinde tüm hayatımın fon müziğinin bir ezan sesi olabileceği aklımın ucundan geçmezdi…
Kafam biraz bulanık, en çok sana inanmak istiyorum, mümkün görünmüyor, en doğru yalanı seçiyorum ben de, o da ojelerime uymuyor, dolu dolmuyor, boş-veremiyorum!
Aynı grubun farklı şarkılarını seviyoruz, ben hayal kırıklığından bahsediyorum, sen ruhlar sokağında geziyorsun! Kalbim diş ağrısı çekiyor, rakı basıyorum kalbime, elimde bir büyük. Sırf sana yakın olabilmek için senin sevdiğin şarkıları açıyorum ardı ardına, sonunun nereye çıkacağını bilemediğim bir labirent gibisin, kayboldum, kayboldun diyorum kendime, en kısık sesimle, en küçük harflerle, sen de kimseye söyleme şşşşşşşşşşşşşş…
“ Aman abi kaçalım şahit yazarlar” cümlesinde geçen şahit ile “tüm gençliğimin şahididir o” cümlesindeki şahit aynı kostümle mi dolaşır, yoksa tüm tanıklıklar insanın ayağına mı dolaşır?
“I can feel death, can see its beady eyes” diyor Tom Yorke, mümkün elbette, mümkün olmayan tek şey kazımak, üzerimize yapışan parmak izlerini…
Kaybettiğim yaşama isteğimi bulan kişi, rica ederim onu bana geri ver!
HEPSİ HİKAYE...
Doğumumdan bugüne geçen sürede yaşadıklarımı nasıl tanımlayacağımı buldum sonunda. Hikâye.
Hepsi hikâye…
Bazı hikâyeler çok şey anlatır görünse de hiçbir şey anlatmaz, bazı hikâyeler ise girifttir, sıkışıktır, insanı sarsar…
Durun durun hikâye anlatacak değilim burada! En fazla hikâyelerin tam ortasından, en heyecanlı yerinden kaçan bir kızdan bahsedebilirim… Dadafon dinleyen, I wish to weep şarkısına ayna karşısında playback yapan, kuş seslerini alkışa, sokaktan gelen gürültüleri hayran çığlıklarına benzeten, kafasına hep biraz kıyak geçen o kızdan…
Bu kızın allahı yok, parayı tanımıyor, annesi tarafından sevilmiyor, erkekleri ve çorapları kaçırıyor, sigarayı kendine yakıştırıyor, kendine anlattığı masallara en çok o inanıyor; zaten bu kız her şeye inanıyor!
Bu kızın allahı yok, en sevdiği renk mor, camlardan sarkıyor, kafası kıyakken herkese sarkıyor, Janis Joplin’i rüyasında görüyor, bilezikleri onun verdiğini söylüyor, bu kız zaten çok yalan söylüyor!
Bu kızın allahı yok ama kendisi var! Aramızda, yaşıyor!
Kafasının içinde bir müzik kutusu taşıyanlar hikâyenin burasında yani tam ortasında müziği değiştirsinler!
Tavsiye isteyenler için geliyor; “Ballad Of The Soldier's Wife”… Bertolt Brecht’in sözleri, Nick Cave’i iç organlarına kadar tanıyan sıska güçlü kadın
P.J Harvey’nin seksi ağzından dökülüyor. P.J ve Nick’in hikâyesi bitti; yıllar oluyor, herkes biliyor, bıraktıkları boşluğu Henry Lee dolduruyor biz içiyoruz, kana kana…
Hikâyeler… Doğumla ölüm arasında geçen zamana, o zamanda yaşananlara hikâye diyorum ben; saçma sapan, uyduruk, aklı başında, acıklı, eğlenceli vesaireli hikâyeler…
Bazılarının kader ya da alın yazısı diye tanımladığı, o anonim senaryoya başkaldıran ve kendi hikâyesini yazan herkesi kucaklıyorum, oynamayı reddedenleri ayrıca seviyorum, bir sincabın terapiste gidebileceğine inanan o kızı da seviyorum, allahı olmayan o kızı…
Annem: “Sen de amma çok sevdin” diyor, gülüyorum…
Hikâye; bence çok şık bir kelime üstelik şapkası var; yukarıda anlattığım hikâyeye gelirsek şıklığı tartışılır ama var onun da şapkası, selamlıyor kalabalığı…
3 BOYUTLU HEZEYAN!
Kırmızı bir öfkenin insana yaptırmayacağı şey yok bir de tarçın-portakal-tekila üçlüsünün…
Ayna kırmak hala uğursuzluk mu sayılıyor? Karşındakinin kafasını ya da kalbini kırmamak için gitmiş ayna kırmışsın nesi uğursuzluk bunun?
Aynalar kadar inatçı kalpler tanıyorum, birini kendimde taşıyorum, taşıyorum, dolup taşıyorum ama artık gözyaşı yok…
Massive Attack kime sesleniyor?
Dürüstlüğün tanımını yapabilir misin?
Bu elbise ruh haline hiç yakışmamış şekerim!
Gözaltı torbalarında neler taşıyorsun?
Gözaltında işkence olur mu?
Olmadık yerde, olmadık kişinin yanında gözaltında biriken yaşlar seni utandırabilir ve evet gözaltında işkence olabilir!
Düştüğüm yerden kalkarken akordumu değiştirdim, sert değil belki ama daha kalın çıkıyor sesim, kendi sesimden ürküp annemin fotoğrafına saklandım, herkes annesinde aklanır öyle değil mi?
Massive Attack’ın yapmamı söylediği şeyi yapmamak için bir mazeret bulamıyorum ama yapmak için de gücüm yok, gençlik kapıyı çarpmadan çıkıyor hayatımızdan, sonradan fark ediyoruz gittiğini ne yazık ki…
Bazı şarkılar gençliğe yakışıyor sanırım ve biliyor musun Massive Attack şu an bana çok yakışıyor!
Lord Henry’i hatırlayanınız var mı Dorian’ın hedonist yol göstericisini? Sevgili Lord Henry, bildiklerinizi uygulamaya korkuyordunuz değil mi? Dorian’ı seviyor muydunuz sahi?
Lord Henry’nin parmağı yok muydu sanki,
Dorian adlı güzel portrede?
Rembrandt ne arıyordu yüzlerde?
Cohen F.nin yüzleri düzmeyi bıraktığını söylüyordu, yüzlerce yüz, yüzlerce…
Elimdeki kısa metrajlı senaryo ile ne yapacağımı bilmiyorum, yeterli malzemem olsaydı uzun metraj çalışırdım, uzun metraj için sana ihtiyacım var, sana, sana!
3 boyutlu bir işkence bu darmadağın eden beni…
Azıcık derinliğin olsaydı anlayabilirdin belki, uzunluğun, genişliğin tamam da ne yapacağız derinliği?
Ama üzgünüm boyut kazandıramam sana, sen yine masa örtüsünden çiçekler topla bana, kara kaplının içinde kurutabileceğim…
Ayna kırmak hala uğursuzluk mu sayılıyor? Karşındakinin kafasını ya da kalbini kırmamak için gitmiş ayna kırmışsın nesi uğursuzluk bunun?
Aynalar kadar inatçı kalpler tanıyorum, birini kendimde taşıyorum, taşıyorum, dolup taşıyorum ama artık gözyaşı yok…
Massive Attack kime sesleniyor?
Dürüstlüğün tanımını yapabilir misin?
Bu elbise ruh haline hiç yakışmamış şekerim!
Gözaltı torbalarında neler taşıyorsun?
Gözaltında işkence olur mu?
Olmadık yerde, olmadık kişinin yanında gözaltında biriken yaşlar seni utandırabilir ve evet gözaltında işkence olabilir!
Düştüğüm yerden kalkarken akordumu değiştirdim, sert değil belki ama daha kalın çıkıyor sesim, kendi sesimden ürküp annemin fotoğrafına saklandım, herkes annesinde aklanır öyle değil mi?
Massive Attack’ın yapmamı söylediği şeyi yapmamak için bir mazeret bulamıyorum ama yapmak için de gücüm yok, gençlik kapıyı çarpmadan çıkıyor hayatımızdan, sonradan fark ediyoruz gittiğini ne yazık ki…
Bazı şarkılar gençliğe yakışıyor sanırım ve biliyor musun Massive Attack şu an bana çok yakışıyor!
Lord Henry’i hatırlayanınız var mı Dorian’ın hedonist yol göstericisini? Sevgili Lord Henry, bildiklerinizi uygulamaya korkuyordunuz değil mi? Dorian’ı seviyor muydunuz sahi?
Lord Henry’nin parmağı yok muydu sanki,
Dorian adlı güzel portrede?
Rembrandt ne arıyordu yüzlerde?
Cohen F.nin yüzleri düzmeyi bıraktığını söylüyordu, yüzlerce yüz, yüzlerce…
Elimdeki kısa metrajlı senaryo ile ne yapacağımı bilmiyorum, yeterli malzemem olsaydı uzun metraj çalışırdım, uzun metraj için sana ihtiyacım var, sana, sana!
3 boyutlu bir işkence bu darmadağın eden beni…
Azıcık derinliğin olsaydı anlayabilirdin belki, uzunluğun, genişliğin tamam da ne yapacağız derinliği?
Ama üzgünüm boyut kazandıramam sana, sen yine masa örtüsünden çiçekler topla bana, kara kaplının içinde kurutabileceğim…
BU HAYAT BENDE ÖDEM YAPIYOR!
Antidepresan kullananlar bilirler, antidepresan kullananlar mutlaka mide ağrılarından da muzdariptirler çünkü aklın öğütemediğini mide de öğütemez!
Akıl ve mide aynı silahlı adam tarafından kovalanır, akıl bir çıkmaz sokakta yitirilir, mide kendini kanamaya adar…
Antidepresanların tek alâmetifarikası sizi başka bir insan yapmasıdır. Hayatının geri kalanına “sandalye” olarak devam etmek isteyen varsa vakit kaybetmeden başlamalı o küçük haplara!
Antidepresanların edebiyata tek katkısı hapı yuttuk deyimini aklamasıdır!
– “Hapı yuttuk! Kendimizi unuttuk! Şahane olduk!”
Kurt Cobain şöhretten ya da Seattle’ın dumanlı havasından bunaldığından dayamadı tüfeği ağzına, yalnızca basmak istediği son nota, tüfek sesiydi! Çünkü midesi öğütemiyordu aklının süzdüklerini…
Ancak mide ağrısı çekenler anlayabilir ne demek istediğimi, 3 mide kanaması acıyı yeniden tanımlattı bana. Acı iyidir, insanın aklını başında tutar da koca bir palavra. Üzerinde depresyon hırkası, yaz günü it gibi titreyip, bacaklarını karnına çektiğinde akıl artık firaridir!
Kendimde her ne kadar güvende değilsem de, bu kız beni çok üzse de, kıyamadım 10 yaşındaki halime, beni kendimden kurtaracak, beni başka biri yapacak o küçük hapları boğdum klozetin kirli nehrinde çünkü bir gün gelip de Nick Cave dansa kaldırdığında : ) başımda olmasını istedim aklımın, ait olduğu yerde…
Bir bardak su yalnızca hacmi kadar su alabiliyor, fazlasını kusuyor bardak, etrafı batırmaktan öteye gitmiyor! Bir bardak su kâfidir belki de beynimizin yüzebilmesi için, serotonini tanımıyorsa beynin; tanımıyordur, etrafı kirletmenin bir anlamı yoktur!
Ailenize gidip uyuşturucuya başlamayı düşünüyorum derseniz yer yerinden oynar, ama “yasal” uyuşturucuları aile, doktor, devlet avuç avuç ağzınıza dayar, ilerde junkie olursanız da hepsi birden hesap sorar!
Çikolata yiyin,
Seks yapın,
Bisiklete binin,
Sandalye olmayın!
Sandalye olmak istemedim ben, doğurduğum karakterlerle ayaktayız, biri Nick Cave’in dansa kaldırmasını bekliyor, diğeri Sylvia Plath’ın ölürken içine yerleştiğine inanıyor, bir diğeri Wembley Stadyumunda konser verecek, öteki hala 12’sinde, mor saçlı olan punk, The Clash dinliyor avaz avaz, metalci olan Dave Mustaine’e hayran…
Sandalye olmadık biz! Aklımız olması gerektiği yerde ve bir elimiz hep, midemizin üzerinde!
GUGUK KUŞUNUN YUVASINDAN GEÇTİM!
Bir zaman gelecek kardiyologlar işsiz kalacak çünkü bir zaman sonra kimsenin kalbi olmayacak!
Kalp, telefonla konuşurken bir müsveddeye karaladığımız; konsantre olmaya çalışırken, ama çok dalgınken ve biraz da canımız acıyorken içinden ok geçirdiğimiz bir nostalji olarak kalacak..
En kibarlarımız onlardı, şizofren kardeşlerim! Otobüse binemeyen, odalarını dünya farz eden, çekmecelerde gizlenen bu güzel çocuklar, gün gelecek kardiyologları işsiz bırakmayacak!
Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri diye bir test vardır 566 sorudan oluşur. O günkü ruh halinizle doğru ya da yanlış diye cevapladığınız sorular –ki yaş faktörü de değerlendirilmeli- sizi bir gruba mensup kılar : ) tam ortadan olmasına dikkat etmeden ayırırlar sizi, titr verirler! paranoyak, şizofren, manik depresif, borderline, bibolar vs..
Çok saygın, klitorisi cebinde ve banka hesabında büyüyen bazı psikiyatrlar patentine ortak oldukları ilaçları üzerinizde uygularlar, denemesi bedava değildir, denemesi şişkin bir vizite ücretine mukabildir ve bir de hazretin Fransa gezisi kaç seansa tekabül ediyorsa ona!
Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri sınavına(!) hazırlanırken konudan ziyade soru çalışmanızı öneririm bu durumda istediğiniz kliniğe yerleştirilebilirsiniz : )
Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanterinin tek sevdiğim sorusu 25. sorudur, işte geliyor;
25) şarkıcı olmayı isterim. Yanıt veriyorum: doğru
Şizofren kardeşlerime kuş ve uçak arasındaki farkı sormuşlar, işte yanıtlar;
"kuş evinde yatar",
"kuşa sinek biner uçağa insan",
"uçak su içmez, kuş içer",
"uçak fabrikadan kuş yumurtadan,
"uçağı insan kullanır, kuş özgürdür."
Kaçımız bu kadar yalın bakabiliyor hayata? Kaçımızın gözleri hala çocuk? Kaçımız kaçamıyor kendinden? Kaçımızın geçmişi dolanıyor ayaklarına?
Kosinski’nin kafasına geçirdiği poşete birileri çerez doldurup, hayatın boş banklarında olan biteni seyrediyor!
Dostoyevski kalemini yatırıyor kumara, biz kazanıyoruz!
Sylvia, ahh! Matruşka Sylvia içinden çeşit çeşit kadın çıkıyor!
Nick Cave her şarkısında beni kendine bağlıyor!
Joe Strummer elinde bir fener bizlere ışık tutuyor!
Hendrix gitarıyla sevişirken tanrılar ayağa kalkıp selamlıyor!
Şu anda dünyanın herhangi bir yerinde birileri Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanterinin bilmem kaçıncı sorusunda kalem kemiriyor, birileri birilerine birilerini yükleyerek hınçla sevişiyor, annem yemeğimi bitirmemi söylüyor, Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanterinin sonuçları açıklanıyor, bir rütbe gibi taşıyoruz omuzlarımızda deliliği!
32 yaşında Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanterinin tek bir sorusuna yanıt veriyorum;
Şarkıcı olmayı isterim ; )
AĞAÇTAN DÜŞ'TÜM!
Herkes çöpünü televizyona mı atıyor?
Televizyonun ve bize dayatılan müziğin, kirli sepetinden daha temiz olmadığına kalıbımı basarım. Kendimi, tinerle inceltilmiş yağlı boyaya yatırıp, fosforlu renklere bulayarak kalıbımı basacağım. Bastığım yerde ne kadar iz bırakırım o ayrı…
Uyku ilaçları bir zamanlar ne kadar da modaydı, şimdi tedavülden kalktı yerine televizyon geldi yıllarca uyku ilacı kullanmış biri olarak söyleyebilirim ki; en ağır uyku ilacının yan etkisinden daha ağır televizyonunki… Uyku ilaçları mide bulantısı yapabilir ama televizyon direkt kusturur! En azından beni kusturuyor kötü müzik gibi… Kötü müzik, iyi müzik… Müzik ikiye ayrılıyor sanırım iyi ve kötü diye; kötü, inanılmamış, üzerinde kafa yorulmamış, sözleri ipe dizilmiş, cıstak cıstak üzerine okunan, bana küfür gibi gelen ve adına müzik dedikleri iğrençlikten tiksiniyorum…
- “Hala çok güzelsin” dedi S.
Güzelim çünkü modam geçmiyor : ) güzelim çünkü modayı takip etmiyorum…unutmadan, yeni moda: kötü müzik, televizyon..
Biz yine ataraxın kollarına bırakalım kendimizi, renksiz, rüyasız ama yalansız…
Salt uyku derinliği, ölü gibi, 4/3 ölü gibi..
Yürümek ne kadar enteresan bir şey, bir adım öne diğeri yine öne, dublajda yakalanması istenilen senkron işte! Sadece adımlara odaklı, gözünü yerden ayırmadan -hem görmeye değer ne kaldı?- İyi bir müzikle sonsuza kadar yürünebilir en azından ben yürüyebilirim… Yine böyle bir gün guns n roses ile yürürken bir ağaca rastladım sadece adımlarıma bakarak yürüdüğüm için ağacı görmedim, ağaca çarptım! Tim Burton filmlerindekileri kıskandıracak kadar kendine özgü olan bu ağaç, dünyaya kapalı, guns n roses’a açık kulaklarımı pardon kulaklığımı çıkardı, gölgesi serindi, kuytusunu bilmiyordum…
- “Biraz oturmaz mısın?” dedi, “her zaman bir tanrıça geçmiyor buradan”…
Oturdum, yaslanmaktan nefret ettiğim için, ona hiç yaslanmadan öylece oturdum, daha çok o anlattı, günlerce, gecelerce… Bazı geceler ona yaslanmak istedim, gözlerimi kapatıp arkama yaslanmak ve hiçbir şey düşünmemek.. Hep kendinden bahseden bu ağaç beni anlamıyor, beni dinlemiyor, gölgesinde bir parça serinliğe razı olacağımı sanıyordu, tanrıça dediği ben aslında onun kendini vaftiz ettiği nehirdim ve o bilmiyordu bu nehre yalnızca bir kez girebileceğini!
Bir ağaçtan kaçılır mı?
Ben kaçtım!
Müziğimi de alıp kaçtım. Görüş alanından çıkınca dönüp bir baktım, yoldan geçen müziksiz bir kadının yolunu kesmiş;
- “Biraz oturmaz mısın, her zaman bir tanrıça geçmiyor buradan” diyordu…
Gülümsedim ve düşünmeden edemedim…
Bir insan ömrü boyunca ortalama 7 ağaç harcar, peki ya bir ağaç? Ömrü boyunca kaç insan…….?
YEŞİL BİR ELMA YA DA BİR KÜLAH DONDURMA...
| Yeşil bir elma ya da bir külah dondurmayla kalbimi kazanabilirsin, işte bu kadar basit… İnan bana zor değil, ama sana ne yapman gerektiğini ben söyleyemem.. takvim hızla yer değiştiriyor, aynalardan daha dürüst bir şey daha olamaz.Zaman iz bırakarak geçiyor…Bir ayna kadar dürüst olmak istemiştim ama başaramıyorum, seni incitmek istemiyorum bunu düşünmek bile istemiyorum, seni incitmektense saçlarımı sarıya boyamayı tercih ederim, inan bana art niyetsizim… Kalbim şimdi sonbaharda yapraklarını döken bir ağaç kadar kırılgan, ağaçtaki elma kadar mutsuzum, ağaçtaki elmadan daha mutsuzum! Aldığım nefesi veremiyorum, her geçen gün şişelere daha büyük bir aşkla sarılıyorum, bu sen olabilirdin! Annem burnumun dikine gittiğimi söylüyor, burnum rehberlik ediyor düşeceğim çukurlara; kendi kuyumu kazıyorum, seni içimden kazıyorum, daha çok yazıyorum daha az yaşıyorum artık… 18 yaşımı özlüyorum, kahkahası kadehleri çatlatan yarısı çatlak o kızı özlüyorum… Kadın olmak istememiştim, büyümek böyle bir şey mi? Konunun etrafında dönüp duruyorum ama hala ne istediğimi yazamıyorum, tutukluğumu mazur gör lütfen…Histerik kahkahaların ardından deli gibi ağlamaktan korkuyorum… Bir gün kanatlarım çıkacak diyordu radiohead şarkısında, ben de o günü bekliyorum sabırsızlıkla… Saçmalıyor muyum? Sence? Yine de kendi kendine yanmaya bırakılan bir sigara gibi hissetmekten alıkoyamıyorum kendimi… Beni yanına çekebilir misin? Belki kâbuslarımı uyutursam ben de uyuyabilirim, vicdan pencereden sarkıp çırpılabilecek bir şey midir? Tozlanan vicdan bir halı gibi çırpılabilir mi? Telefonda bu kız olmaktan çıkıyorum, bu satırları yazan kız... Neden konu komşuya benzemiyorum, mor eteğimin üzerinde uyuyan ölü adamlar kuyumu kazarken yardımcı oluyorlar bana, en çok da geceleri geliyorlar, rüyalarımı kâbusa çeviriyorlar, peki tüm bunlar olurken sen ne yapıyorsun? Film seyrediyor olabilir misin? Ya da bir futbol maçı? Sen canıma okuyorsun ben betty blue’yu… Işığı kapat! müzik hep açık kalsın, içimdeki kız diyor ki; müzik susarsa ölürsün, müzik susarsa öleceğimi düşünüyorum, Nick Cave her gece başımı bekliyor, elini alnıma koyup “geçecek” diyor… O sen olabilirdin… |
IŞIKLARI AÇAR MISIN LÜTFEN?
Işıkları açar mısın lütfen?
Karanlıkta uyuyamıyorum, bon jovi dinliyorum, kabuğu koparmıyor, iyi geliyor anlayacağın…
Şimdi sana, sana yüzerken lirik bir dalgayla; kesildiğim için yüzmeye devam edemediğim, tesadüfen rastladığım küçük bir kara parçasının üzerinden yazıyorum, posta pulundaki balığa dikkat etmeni isterim, kırmızı solungaçlı…
Postacı uğramıyor buraya bana yazıp yazmadığını bilemiyorum…
Hadi lütfen ışığı açar mısın artık?
Misafirlerim oluyor sıklıkla, daha dün cohen’i ağırladım, şapkasını unutmuş yoksa bana mı bıraktı? “Başına güneş geçmesin” dediğini hatırlıyorum, uydurmuyorsam.. janis’den söz ettik, chelsea hotel’den, buluşup seviştikleri 2 numaralı odadan.. “artık görüşmüyoruz” dedi..Bir aşkın yarım kalmasıyla aşk olacağına inandıkları için görüşmediklerini anlattı, yoksa janis’in ölmesiyle bir ilgisi yokmuş!
Yosun yedik cohen’le balık tutmak inançlarımıza aykırıydı! Bana gitarla chelsea hotel no:2 ‘yi çaldı hatta giderken bana bıraktı, sesini açarsan duyabilirsin ama lütfen artık ışığı açar mısın?
“çok güzel kadınsın” dedi giderken, balıklara ufalayıp attım bu şık iltifatı…
Misafirlerim oluyor sıklıkla; sana daha fazla yüzemeyeceğimi anladığım anda beni batmaktan kurtaran bu kara parçasında…
Kosinski uğradı geçen hafta, boyalı kuş’un ben olduğumu söyledi.
“O torbayı canım çok sıkıldığı için geçirdim kafama” dedi. Vahşet kırmızısına bahar yeşilini yakıştırdığını bir de… Beraber şarkı söyledik, beni yıkamasını istedim, boyalarımın akmadığını görünce ağladık, bir sigara yaktık, paylaştık… giderken bir kafes bıraktı elime, korkarsam içine gireyim diye..”anahtarı üstünde” dedi, hiç kullanmayacağını bilsem de…
Kosinski’yi yolcu etmek isterdim ama ben uyurken gitmiş, öpücük bırakmış başucuma…
Saçlarımı taradım az önce, her gün yapıyorum bunu saatleri birbiri ardına ekleyip 24’e ulaşmak için.. Yalnızsam, misafir ağırlamıyorsam 20 dakika arayla susuyorum düzenli olarak, günah çıkarıyorum, yakamoz topluyorum ama 24 etmiyor sonuç, rakamlar beni sevmiyor belki biraz 7 o da yedi bitirdi…
Peki, hala ışığı açmayacak mısın?
Telepatime mesaj bırakan slash’miş.. çok özlemişim onu hiç değişmemiş yine çok cooldu.. “sigarayı bıraktığını duydum oysa yine ağzında” dedim “hiç başlamadım ki” dedi meğer benim sırtımda nasıl kanatlar çıktıysa o da ağzında sigara ile doğmuş.. Biliyor musun, slash bu yüzden hayatı boyunca hiçbir kızı öpememiş! Deneyip demediğimizi burada anlatacak değilim! Mj’i çok özlediğini söyledi mj cennet adasına taşınmış ama dost olmak için, birini çok sevmek için onu görmeye gerek olmadığına inandıkları için görüşmüyorlarmış, yoksa mj in ölmüş olmasının bununla ilgisi yokmuş! Slash giderken gitar tonunu bıraktı bana, ikimiz de çok coolduk, sarıldık ama ağlamadık, duyduğun bu ton.. evet, slash geçti bu kara parçasından!
Karanlıkta uyuyamıyorum, bon jovi dinliyorum, kabuğu koparmıyor, iyi geliyor anlayacağın…
Şimdi sana, sana yüzerken lirik bir dalgayla; kesildiğim için yüzmeye devam edemediğim, tesadüfen rastladığım küçük bir kara parçasının üzerinden yazıyorum, posta pulundaki balığa dikkat etmeni isterim, kırmızı solungaçlı…
Postacı uğramıyor buraya bana yazıp yazmadığını bilemiyorum…
Hadi lütfen ışığı açar mısın artık?
Misafirlerim oluyor sıklıkla, daha dün cohen’i ağırladım, şapkasını unutmuş yoksa bana mı bıraktı? “Başına güneş geçmesin” dediğini hatırlıyorum, uydurmuyorsam.. janis’den söz ettik, chelsea hotel’den, buluşup seviştikleri 2 numaralı odadan.. “artık görüşmüyoruz” dedi..Bir aşkın yarım kalmasıyla aşk olacağına inandıkları için görüşmediklerini anlattı, yoksa janis’in ölmesiyle bir ilgisi yokmuş!
Yosun yedik cohen’le balık tutmak inançlarımıza aykırıydı! Bana gitarla chelsea hotel no:2 ‘yi çaldı hatta giderken bana bıraktı, sesini açarsan duyabilirsin ama lütfen artık ışığı açar mısın?
“çok güzel kadınsın” dedi giderken, balıklara ufalayıp attım bu şık iltifatı…
Misafirlerim oluyor sıklıkla; sana daha fazla yüzemeyeceğimi anladığım anda beni batmaktan kurtaran bu kara parçasında…
Kosinski uğradı geçen hafta, boyalı kuş’un ben olduğumu söyledi.
“O torbayı canım çok sıkıldığı için geçirdim kafama” dedi. Vahşet kırmızısına bahar yeşilini yakıştırdığını bir de… Beraber şarkı söyledik, beni yıkamasını istedim, boyalarımın akmadığını görünce ağladık, bir sigara yaktık, paylaştık… giderken bir kafes bıraktı elime, korkarsam içine gireyim diye..”anahtarı üstünde” dedi, hiç kullanmayacağını bilsem de…
Kosinski’yi yolcu etmek isterdim ama ben uyurken gitmiş, öpücük bırakmış başucuma…
Saçlarımı taradım az önce, her gün yapıyorum bunu saatleri birbiri ardına ekleyip 24’e ulaşmak için.. Yalnızsam, misafir ağırlamıyorsam 20 dakika arayla susuyorum düzenli olarak, günah çıkarıyorum, yakamoz topluyorum ama 24 etmiyor sonuç, rakamlar beni sevmiyor belki biraz 7 o da yedi bitirdi…
Peki, hala ışığı açmayacak mısın?
Telepatime mesaj bırakan slash’miş.. çok özlemişim onu hiç değişmemiş yine çok cooldu.. “sigarayı bıraktığını duydum oysa yine ağzında” dedim “hiç başlamadım ki” dedi meğer benim sırtımda nasıl kanatlar çıktıysa o da ağzında sigara ile doğmuş.. Biliyor musun, slash bu yüzden hayatı boyunca hiçbir kızı öpememiş! Deneyip demediğimizi burada anlatacak değilim! Mj’i çok özlediğini söyledi mj cennet adasına taşınmış ama dost olmak için, birini çok sevmek için onu görmeye gerek olmadığına inandıkları için görüşmüyorlarmış, yoksa mj in ölmüş olmasının bununla ilgisi yokmuş! Slash giderken gitar tonunu bıraktı bana, ikimiz de çok coolduk, sarıldık ama ağlamadık, duyduğun bu ton.. evet, slash geçti bu kara parçasından!
SAKIZ MI DAHA YAPIŞKANDIR YOKSA BİR ERKEK Mİ?
İkisi de ucuzdur…
İkisi de her yerde bulunur…
İkisi de yapışır…
İkisi de şişirilebilir ancak sonunda patlamaları kaçınılmazdır…
Başlarda ikisi de şekerlidir fakat bu süreliktir…
Şekeri geçtiğinde tükürmek gerekir…
İkisi de çeşit çeşittir yalnızca ilk ağza atıldıklarında tatlıdırlar…
İkisi de bir süre sonra yorar!
İkisi de gereğinden fazla ses çıkarır…
İkisinin de yan etkisi yoktur, yutulmadığı sürece!
İkisini de satın alabilirsiniz…
İkisi de bağımlılık yapmaz…
İkisi de kısa bir süre eğlendirir…
İkisi de baş ağrısı yapabilir…
Tek farkları;
Biri soğuk suyu görünce sertleşir, diğeri yumuşar…
Kullanım önerisi;
İkisini de çiğneyin geçsin!
LUCIFER..
Hayaletim karşında dikilip geceleri sana şarkılar söylüyor mu lucifer?
Lalalallalalalalalal lalalalala lalal lalala lalalalalallalalala
Seninle hiç güneye inmedik, denize girmedik, sinemaya gitmedik peki biz hangi kavşakta ayrıldık? Hangi mahkemede yargılandık? Hâkim kalemi sen ise beni kırdın lucifer…
Sahi gel demiş miydin?
Gelmemişsem bil ki gel dediğin yerde olmadığın içindir!
Hayatımın en doğru yanlışını sana yaptığımı görüyorum lucifer ve inan bana jiletler kesmiyor artık kalbimi, kalbimin olduğu yerde üzerine dantel örttüğüm bir taş var artık, şık latif…
Hikayemizi kim kurguladı lucifer, bu köhne senaryo kimin eseri Romeo ve Juliet’ de görmüştük oysa, Sylvia ve Ted’de…Sahi Ted’den daha acımasız olabilir misin yoksa, yoksa Heathcliff sen misin? Heathcliff öldüğünde ruhunu sana yerleştirmiş olabilir mi lucifer? Ama sen Heathcliff olsan bile ben Catherine değilim…Değilmişim…
Yaranın kabuğunu koparmak iyileşme sürecini uzatıyormuş lucifer aklında bulunsun diye söylüyorum, aklımdasın bu da aklında bulunsun…
Yalanlar gerçekler kadar ağır değil, her zaman yalanları tercih ettim en iyi sen bilirsin hem üzülmenin kime ne faydası var ki lucifer?
Kapıyı kimin çaldığının bir önemi yok, kapıyı kimin açmadığının da… Kapı kırıldı lucifer, cüretin sözlük anlamını bilmeyen herkes ayaklarına galoş giymeden olay mahallini incelemeye koyuldu nefret fotokopiyle çoğaltılabilseydi bu kadar uzun sürmezdi inan bana!
Yıldönümümüzde, jelâtininde esmer, kırmızı dudaklı, kırmızı küpeli kadının gülümsediği sakızdan bir kutu almıştım sana ve bir kutu da yara bandı… Sen gelmeyince fahişelere dağıttım sakızları ve tinerci çocuklara yara bantlarını…
Seni özlüyorum, dilinin altında yaşayan o sarkastik yılanı özlüyorum, bazen bu yetiyor… Sarılmak ve tekmelemek hisleri arasında gidip geliyorum kornişteki perde gibi ileri geri, ileri geri, ileri geri…
Unumu eledim ama eleği duvara asacak bir çivi bulamadım!
“HAYATIN NERESİNDEN DÖNÜLSE KARDIR” *
Organlarımızın nerede olduğunu öğrenmek için illa ki ağrımaları mı gerekiyor ya da acımaları? Artık biliyorum bir kalbim olduğunu ve nerede durduğunu çünkü tam orası acıyor… Doktor eline aldı kalbimi:
- “Sen inanmıyorsun ama bak hala yaşıyor, yaşıyor ve sağlam” dedi!
- “Onu içimden çıkarmanızı istiyorum” diye yanıt verdim!
Doktorun “yazık” diyen bakışlarını gördüğüm ilk çöp kutusuna attım ve sonra düşündüm sürekli ağrıyıp arada bir de acıyan bu yerimi de kaybedersem benden geriye ne kalacaktı?
Ağlamak için erken bir saatti…
Bir yerlerde “bazılarının ergenliği uzun sürer” diye bir yazı okumuştum. Üzerime yapışan bu teenage algısını söküp atmak için annemin saçımı okşamalarını verebilirdim. Yaşlanmamanın bedeli bu olmamalıydı…
“Biraz sakin ve huzurlu ol” diyen herkese o kadar uzun boylu olmadığımı söylüyorum! Sakin bir yaşam var, evet ve ben nerede olduğunu da gayet iyi biliyorum ancak uzanamıyorum, boyum bu kadar kaldı! Ayak parmaklarımın üstünde ne kadar yükselsem de huzurun olduğu yere erişemiyorum!
“Soru(n)larını kafanda çözebilirsin diyen herkesten bağırarak uzaklaşmak istiyorum, ben de biliyorum soru(n)larımın çözümünün ne kadar basit olduğunu ben yalnızca bana işkence eden bu hislerin çözümünün bu denli basit olmasına tahammül edemiyorum, dayanamıyorum!
Tüm bunlar kimi eğlendirmek için? Kimin gösterisine uşaklık ediyorum ya da şaklabanlık?
Doktor kalp atışlarımı dinletti Tik tak tik tak tik tak …
Nefret ettim bu ezgiden, durduğunda çıkacak olan sesi merak ediyorum sadece…
Güzel sözlerle kandırılacak yaşı ne zaman geçtim?
İyi günler, günaydın, bir paket Winston (soft) lütfen, merhaba, allah belanı versin, seni seviyorum vs.. Tüm bu kalıpları yanlış zamanda, yanlış kişiye, yanlış vurgularla söyleyenler kaybediyormuş, bir tek bunu öğrenebildim…
Peki, ya güzel sözler?
Doktor –yine de- ilaç yazmak istediğinde kalp ağrım için, ona “benim müziklerim var” diye cevap verdim!
Hangi müzik hangi acıya iyi gelir benden daha iyi kimse bilemez, Nick Cave mesela acıdan uyuyamadığınız gecelerde sizi kollarında uyuttuğu gibi acınızdan öper bir de…The Clash dünyayı yakabileceğinizi hissettirir… Leonard Cohen 400 mg antidepresan yerine geçer… Sayfalar dolusu kimin neye iyi geldiğini yazabilirim…
Peki, ama neden ruh halim stabil kalamıyor?
Doktorun yapamadığını ben yaptım, artık bir kalbim yok, hissetmiyorum, iyiyim…
* Nilgün Marmara
ERKEKLER VE ELEKTRONİK ALETLER!
İkisi de bozulabilir…
İkisi de sizi yarı yolda bırakabilir…
İkisi de sigortanızı attırabilir..
İkisi de yalnızca doğru kullanıldığı takdirde işe yarar…
İkisi de bozulduğunda acayip sesler çıkarır…
İkisi de siz çalıştırmadığınız sürece işe yaramaz…
İkisini de kullanmak çocuk oyuncağıdır…
İkisini de çalıştırmak basittir…
İkisinin de ucuz ve pahalı modelleri vardır…
İkisi de kullanım süresi dolduğunda bir işe yaramaz…
İlk seferde ikisi de heyecan yaratır ancak geçicidir…
İkisinin de bir üst modeli vardır…
İkisinin de zaman zaman fişini çekmek gerekir…
Ayrıldıkları yönler;
Elektronik aletlerin kullanma kılavuzu vardır, erkeklerin ise maalesef yoktur…
Kıssadan hisse;
İkisini de her yıl yenilemek gerekir…
İkisi de sizi yarı yolda bırakabilir…
İkisi de sigortanızı attırabilir..
İkisi de yalnızca doğru kullanıldığı takdirde işe yarar…
İkisi de bozulduğunda acayip sesler çıkarır…
İkisi de siz çalıştırmadığınız sürece işe yaramaz…
İkisini de kullanmak çocuk oyuncağıdır…
İkisini de çalıştırmak basittir…
İkisinin de ucuz ve pahalı modelleri vardır…
İkisi de kullanım süresi dolduğunda bir işe yaramaz…
İlk seferde ikisi de heyecan yaratır ancak geçicidir…
İkisinin de bir üst modeli vardır…
İkisinin de zaman zaman fişini çekmek gerekir…
Ayrıldıkları yönler;
Elektronik aletlerin kullanma kılavuzu vardır, erkeklerin ise maalesef yoktur…
Kıssadan hisse;
İkisini de her yıl yenilemek gerekir…
YALANCI ERKEK YOKTUR, AZ İÇKİ VARDIR!
Neden alkol alırsınız hiç düşündünüz mü?
a) Mutluluktan!
Öyle ya da böyle zaman zaman birçoğumuz alkol alırız, bazen gülerek sarılırız şişelere bazen ağlayarak… Erkekler de öyle değil midir bazen gülümsetirler, bazen ağlatırlar ama en nihayetinde ikisi de bünyeye zarar verir!
Alkol ve erkekler arasındaki benzerlikler;
Yasalar ikisini de kullanmanıza izin verir!
İkisini de dostunuz sanırsınız!
İkisiyle de yalnızca bir süre güzel vakit geçirirsiniz!
İkisi de bir süreliğine ayaklarınızı yerden keser!
Fazla kaçırırsanız ikisi de kusturur..
İkisi de beyin hücrelerinizi öldürür!
Gecenin sonunda ikisi de mide bulandırır!
İkisi de güldürür!
İkisi de ağlatır!
Samimiyeti artırdığınızda ikisi de sizi rezil edebilir!
İkisinin de farklı türleri vardır, sert, tatlı, acı, yumuşak vs. ama uyandığınızda ikisi de pişmanlık yaratır!
Son tahlilde;
İkisini de abartmadığınız sürece sorun yok!
Bu yazıyı neden mi yazdım?
“Birlikte kusmak kadar insanları birbirine yaklaştıran bir şey yoktur” der Sylvia Plath.
Şerefe…
b) Mutsuzluktan!
c) Sebebim yok!
d) Sebebim çok!
e) Şerefe!
KAÇAN ÇORAP BÜYÜK OLUR!
Bir çorap bir kadın için ne ifade etmez ki?
Bir erkek bir kadının hayatında çorap kadar yer etmez, durun durun bağırmayın önce yazının tamamını okuyun…
Çorap nedir?
Ayağımızın eldivenidir, soket, diz altı, diz üstü, külotlu gibi modelleri bulunan ve ayağa giyilen giysi parçasıdır bu sözlük vari kuru anlatım çorabın bir kadının hayatındaki yerini anlatmaya elbette ki yetmez!
İlişkinin başları değilse ve evlilik teması su yüzüne çıkmışsa
İnanın erkeğin kaçma ihtimali bir çorabın kaçma ihtimalinden daha yüksektir!
İyi kalite ipek bir çorap bacaklarınızı gün boyu okşar bir erkekten bunu beklemek ise büyük aptallık!
Renkli çoraplar hayatınıza renk katarken, erkekler hayatınızın rengini çalar!
Bir erkek başınıza çorap örebilir, çorabın ise işlevi bellidir!
Çoraplar çift olmanın bilincindedir erkeklerden bunu beklemeyin!
Erkek başı sıkıştığında kaçar, çorap ise ufak sakarlıklar ve dikkatsizlik sonucunda!
Buraya kadar okuduysanız devamını da okuyabilirsiniz…
Şimdi bir çorap ve erkeğin ortak özelliklerini inceleyelim!
İkisi de kaçabilir…
İkisi de kokabilir…
İkisi de sizi ortada bırakabilir…
İkisi de tek başına bir anlam ifade etmez…
İkisi de kaçtığında hiçbir işe yaramaz…
İkisi de kaçtığında geri dönüşü yoktur…
İkisinin de ucuz ve pahalı modelleri mevcuttur…
Bir erkek bir kadının hayatında çorap kadar yer etmez, durun durun bağırmayın önce yazının tamamını okuyun…
Çorap nedir?
Ayağımızın eldivenidir, soket, diz altı, diz üstü, külotlu gibi modelleri bulunan ve ayağa giyilen giysi parçasıdır bu sözlük vari kuru anlatım çorabın bir kadının hayatındaki yerini anlatmaya elbette ki yetmez!
İlişkinin başları değilse ve evlilik teması su yüzüne çıkmışsa
İnanın erkeğin kaçma ihtimali bir çorabın kaçma ihtimalinden daha yüksektir!
İyi kalite ipek bir çorap bacaklarınızı gün boyu okşar bir erkekten bunu beklemek ise büyük aptallık!
Renkli çoraplar hayatınıza renk katarken, erkekler hayatınızın rengini çalar!
Bir erkek başınıza çorap örebilir, çorabın ise işlevi bellidir!
Çoraplar çift olmanın bilincindedir erkeklerden bunu beklemeyin!
Erkek başı sıkıştığında kaçar, çorap ise ufak sakarlıklar ve dikkatsizlik sonucunda!
Buraya kadar okuduysanız devamını da okuyabilirsiniz…
Şimdi bir çorap ve erkeğin ortak özelliklerini inceleyelim!
İkisi de kaçabilir…
İkisi de kokabilir…
İkisi de sizi ortada bırakabilir…
İkisi de tek başına bir anlam ifade etmez…
İkisi de kaçtığında hiçbir işe yaramaz…
İkisi de kaçtığında geri dönüşü yoktur…
İkisinin de ucuz ve pahalı modelleri mevcuttur…
16 Eylül 2011 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)