17 Eylül 2011 Cumartesi

SYLVIA PLATH’IN HIRKASI..

Sylvia o sabah erkenden kalktı, camdan sarkıp bir sigara yaktı annesine yakalanmaktan korkan bir çocuk gibi ara ara gözleriyle kapıyı kontrol edip, dumanı bir çekip bir üfledi.  Sigaranın dumanını tıpkı yaralarına üfler gibi üflüyordu. Sigarası bittiğinde izmariti saksının dibine sakladı, parmağıyla kumun dibine dibine bastırarak suç aletini yok etti, geriye bir tek koku kalmıştı ama neyse ki Ted ağır bir grip geçiriyordu.
Doğruca mutfağa gitti, sabah uyanır uyanmaz dolaptan çıkardığı yumurtalar sonunda oda sıcaklığına erişmişti tarifte özellikle belirttiklerine göre önemli bir husus olmalıydı. Bir şeyler yazmayalı ne kadar uzun zaman olmuştu neyse ki şiir gibi pastalar yapıyordu, her biri bir öykü anlatan kurabiyeler; peki, hayatımın romanı diyebileceği Shepherds Pie’a ne demeli?
Yazmak ve yemek yapmak arasında fazla da bir fark yok diye geçirdi içinden netice de her ikisinin de iyi ve kötü olanları vardı. Masaya konulmadan çöpe atılan bir pastanın buruşturulup fırlatılmış bir kâğıttan pek de bir farkı yoktu üstelik yazı da yemek de hazımsızlık yapabiliyordu.
Ted hala uyanmamıştı parmaklarının ucunda neredeyse nefes bile almadan çalışma odasına gitti Ted bir süredir çalışma odasında uyuyordu, kanepenin önünde diz çöktü ve uykusunda izlemeye başladı Ted’i, uyurken yaptığı mimiklerden rüyasında kimle, nerede, ne yapıyor diye düşündü ama bir yere varamadı belki de sadece uyuyordu. Sol elinin parmak uçlarını ağzına götürüp öptükten sonra yavaş ama çok yavaşça Ted’in yüzüne bıraktı. Odayı, geldiği sessizlikte terk etti.
Oda sıcaklığına gelen yumurtalara bir süre baktıktan sonra tekrar dolaba yerleştirdi, hayır, yemek ya da pasta ya da herhangi bir şey pişirmeyecekti.
Saate baktı 07:45 kırmızı hırkasını çıkarıp öylece kanepenin üstüne fırlattı, gidip uyuyacaktı, elbet ki kendi yatak odasında, çalışma odasının hemen karşısında, Ted’in nefes alışverişlerini dinleyerek uykunun gelip kendisini bulmasını bekleyecekti.
Sylvia Plath’ın hırkası gelişigüzel fırlatılmaktan rahatsız sert bir cisme çarptı, Ted’in okuma gözlüğü altından sertçe batıyordu ama çok da mesele etmedi nasılsa Sylvia’yı yine uyku tutmayacaktı ve biraz önce fırlattığı hırkayı aynı hızla çekip alacaktı.
Belki, diye düşündü hırka, “kuşağımı Ted’in okuma gözlüğüne dolarsam ve Sylvia beni kendine çektiğinde de bırakırsam”… Ted buna çok kızacaktı ama Sylvia o sabah uyanmadı.

Hepatit B

Aşağıda okuyacağınız yazı otuzunu devirmiş olduğu halde hala büyümeyi bekleyen bir çocuk-kadının hezeyanlarıdır fazla da ciddiye alınmamalıdır..
Kırık bir kalple mi yaşamak daha zor yoksa kırıkları yapıştırmaya çalışıp aynı yola devam etmeye çalışmak mı?
Gerekli gereksiz her şeyi icat eden 21. yy’dan tek beklentim ertesi gün hapını icat etmesidir, hayır hayır kaza sekslerinde kullanılandan bahsetmiyorum, unutma hapı! Çakıyorsun bir avuç, yeni bir yola çıkıyorsun, bu kadar basit bir şey işte 21. yy’dan beklentim…
Çılgınca yaşama tutunma isteğimiz nereden geliyor, hangi damar besliyor bu güdüyü? Onca acıya, haksızlığa, kedere rağmen, gözü açık giden insanlar var; dünya denen resme bakmaya doyamadan giden insanlar, iliklerime kadar hissediyorum ki şimdi atmaktan vazgeçse kalbim bir gözüm açık gidecek yalnızca, zira diğeri görmesi gerekenden fazlasını gördü!
Kimin yaktığını bilmediğim bir ateşi söndürmeye çalışmakla geçiyor gün ve gecelerim ama artık çok yoruldum ve tuhaftır direnç bahislerinde her zaman kazanan biri yazıyor bu satırları, kim yazdırıyor bu satırları o da meçhul ya…
Hepatit b’nin bir tek karaciğere yerleştiğini biliyor muydunuz?
Belki de hayatım boyunca kimseyi anlamadığım kadar onu anlıyorum; hepatit b’yi! Onun, organlar içinde bir tek karaciğere duyduğu saplantılı aşkı, beyne prim vermemesini, kalbe tav olmamasını..
Aşısı var diyorlar ama akacak kana engel olmak niye?
O barda niye öldüğümü biliyorum artık çanak tuttuğum için akacak kana…
Kendi yaralarıma bakmaktan hiç korkmadım ben, kendi yarana üfleye üfleye alışıyorsun da zamanla, ancak bir başkasının yarasına hala bakamam, başkasının kanı beni tutar!
Biliyor musun, hepatit b’nin karaciğere duyduğu aşk gibi sana hissettiklerim, başka birine yerleşemiyorum!
21. yy duysana beni!

KADIN...

Güzel bir bebek olarak dünyaya gelen tüm kız çocukları, ergenlikle beraber kanamaya başlar. Öyle bir kere falan da değil, her ay düzenli olarak kanarlar.Sonra babaları, ağabeyleri, sevdikleri adam, kocaları, nişanlıları, dostları döver yine kanarlar. Kan görmek sanılanın aksine, erkekleri tutar kadınları değil, kendi kanına bakarak büyüyen kadın korkar mı sizce kandan?Ne diyorduk güzel bir kız çocuğu olarak dünyaya gelen kadın kızlığına veda ederken yine kanar. Bu acımasız erkek toplumunda var olmaya çalışırken o kadar çok canı yanar ki dışarıdan şiddet görmediğinde bu defa da için için kanar, midesi kanar, aklı kanar, kalbi kanar…Kadın dediğin mütemadiyen kanar, haa bir süre sonra ergenlikte başlayan kan musluğu kesilir ama bu defa da başka şeyler çıkar ortaya, erkeğin gönlü elvermez bir kadını ölene kadar kanatmamaya, kanatır durur…Sanılanın aksine korkmaz kadınlar hiçbir şeyden; korkuyormuş gibi yapıyorlarsa da bilin ki, ya şefkate ihtiyaçları vardır ya da sürekli bir yetersizlik duygusuna sahip erkeğe kendini iyi hissettirmeye… Güzel bir kız çocuğu olarak dünyaya gelen kadınlar çocukluklarında, ilk gençliklerinde, olgunluklarında o kadar yaralanırlar ki her kız çocuğu bir an önce büyümek ister. Ondandır kız çocuklarının gerek kıyafet gerekse makyajla kendilerini yaşlandırmaya çalışmaları. Büyüyünce geçeceğini düşünürler, belki de geçiyordur ama henüz o kadar büyümedim…
Hiçbir kadına zorla hiçbir şey yaptıramazsın, tecrübeyle sabittir, kadın olduğumdan değil çok kadın tanıdığımdan… Bir kadın başkaldırmıyorsa eğer sevdiği birileri üzülecektir, boyun eğiyorsa seviyordur, çekip gitmiyorsa bırakamıyordur…Ama korkmaz hiçbir kadın, ortalama 13 yaşında kanla tanışan bu cinsiyeti kim korkutabilir ki?Hayatının tek korkusunu kanadığında yaşar kadın, ona da alıştıktan sonra gerisi vız gelir tırıs gider.Ben mesela çok fantastik gelebilir ama görülmeyen bir ok ile vurulduğumu sanmıştım : )

Sabah işe gelirken gördüm ki tüm billboardlar tutulmuş büyük markalarca “Feşmekân marka tüm kadınlarımızın kadınlar gününü kutlar” türünde yaratıcılıktan zerre nasiplenmemiş cümlelerle emekçi kadınları hatırlamışlar! Eksik olmasınlar…Ne kadar sahte olduğumuzu birileri bir yerde yüzümüze vuracak ama korkarım kızaran yerimiz yüzümüz olmayacak!
Kadın olmak zordur, meşakkatlidir, çiledir kadın olmak, hele de böyle erkek egemen toplumlarda.
Her kadının bir aşil topuğu vardır, kiminin ki aşk, kiminin ki evlat, kiminin ki tek taş : )Kadına işkence yapmak için türlü yollar deniyorsunuz ya, kafanızı çalıştırın biraz, öğreniverin aşil topuğunu oraya nişan alın, haa biz kan görmeye alışkınız, siz kendi önleminizi alın!
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun! (şak şak şak)

Should I Stay Or Should I Go?

Güzide hükümetimizin bizlere reva gördüğü şeye bak! Kafamız pişerken, ayaklarımız karın ağrıtacak kadar çok üşüyor ama zaten son zamanlarda karnım çok ağrıyor!

Saçma sapan müzikler çalan bir barda kafam pişerken, karnım ağrılardan ağrı beğenirken, korkunç bir kalabalığın içinde eski bir dostu ve Godot’yu bekliyorum, dost gelir mutlaka ama Godot bu hikâyede de gelecek gibi görünmüyor!

Garsonun koluna yapışıp:

“Müzik çalmayacak mısınız” diye soruyorum, saf saf yüzüme bakıyor

“Müzik çalıyor ya” diyor. Bırakıyorum kolunu…

Müzik dediği şeyi buruşturup çöpe atmak istiyorum!

Cıstak cıstak cıstak… Kalabalıklar artık böyle mi eğleniyor, insanlar sunulan her şeyi reddetmeden nasıl dinliyor? İlk gençliğimi özlüyorum…

Son 20 günde hayatım alt üst oldu, hayatımın altında kaldım!

Kafam pişmeye devam ediyor, karnım daha çok ağrıyor, dostum geç kalacağını söyledi, Godot’dan haber yok!

Akrep ve yelkovan yine küsmüş birbirine, ağırdan alıyorlar zamanı olan bana oluyor, akrep de yelkovan da bulundukları tüm saatleri terk etsinler istiyorum, hemen, şimdi!

Ah sonunda iyi ve manidar bir müzik;   Should I Stay Or Should I Go? diye bana mı soruyor The Clash? Ahh sevgili Strummer, inan ben de bilemiyorum, aynı soruyu günlerdir kendime soruyorum…

Şaşkın gözlerle birbirine bakan, el ele diz dize oturan bir çift var masa üstünde, sol üst köşede:

“ Efes Pilsen, bu neşeli havayı tamamlıyor” yazıyor, bir reklamcı olarak küfrediyorum içimden, sahi, neşe derken?

Papiklenen Libya halkı gibi hissediyorum kendimi, isyan etmek, kaçmak, sarılmak, tekme atmak duyguları arasında gidip geliyorum…

Olanca hırsımı Beckett’dan çıkarmak istiyorum, Godot nerede ise bulup getirmesini istiyorum!

Yelkon akrepi yakaladı, saçından tuttuğu gibi, kendine çekti, öptü! Dostum geldi, Godot’nun geldiği nerede görülmüş ki?

İNSAN KAZASI...

Büyüdükçe öğreniyorsun duvarların o kadar da kalın olmadığını, sesin, başına buyrukluğunu, dilediğinde dilediği yere ulaşıp, dilediğinde duvara çarpıp dağıldığını sesin, büyüdükçe öğreniyorsun…

Duvarlar kadar kalın insanlar tanıyorum, duvarlar kadar saydam insanlar bir de, onların yanında olmalıyım, huzursuz ruhlar kardeşliği de adına ya da ne istersen de kimin umurunda?

Göz oyuklarından girilmiyor insanın içine, insanın içine girilecek uzuvlar neden yanlış yerde? Bana arkanı dönmeni değil, gözlerini kaçırmamanı istiyorum sadece! Gereksiz deliklere tuğlalar örüp oje ile yapıştırmak geçiyor içimden, içimden neler geçiyor bir bilsen!

Uykularım düzensiz olduğu için mi dengesizliğim, şehrin ışıklarını kapatırsam deliksiz bir uyku çekebilir miyim?
Mümkünse senden gitmeni isteyeceğim, kusura bakmazsan kapıya kadar eşlik etmeyeceğim, sonra şehrin ışıklarını kapatıp deliksiz bir uyku çekeceğim, hem bak ne diyeceğim:

“kimseyi uğurlamaya gerek yok herkes geçirir kendini feleğin çemberinden…”

Müsaade sizin!

NE DİYORDU TOM YORKE: BİR GÜN KANATLARIM ÇIKACAK!

Bembeyaz bir kâğıda hayallerimizi yazalım, yazdık mı? Tamam, şimdi çöpe atalım! Biri üzerine kahve dökmeden, müsvedde etmeden, yırtıp atmadan, ezmeden…
Kan kaybı başlamışsa geri dönüş zor olur, kanayarak devam edemezsin yola, acıya dayanamayacağından değil, izleri takip eder akbabalar, en iyi onlar alır kan kokusunu sonra da parçalarlar. Nereden gelmiştik akbabalara? Bembeyaz bir kâğıda hayallerimizi yazmıştık değil mi? İşte tam da buydu söylemeye çalıştığım, diğer paragrafa geçebiliriz…

Bazı erkekler bir ss subayı kadar duygusal olabiliyor maalesef ve bizler nedense toplama kampında, bezden bebeğine sarılmış küçük bir kız çocuğu gibi titriyoruz karşılarında, burnumuzu çekerek, iç çekerek…
Toplama kampından kaçılabilir mi?
Bir insan toplama kampından sağ çıkabilir mi?
Toplama kampından kaçılsa bile artık aynı kişi olunabilir mi?

Sylvia Ted’i seviyordu, onun için yazmaya ara verecek kadar, kendisi de yazacakken onun yazılarını temize çekecek kadar, ondan iki çocuk doğuracak kadar…
Ted, bencildi, kendi konforu, kendi zevkleri, kendi, kendi, kendi…
Durduğu yer dünyanın merkeziydi, en kötüsü Sylvia içinde böyleydi!

Sylvia ölürken hala Ted’in karısıydı (bürokratik işlemler yüzünden), kafasını fırından çıkardığında ise kimsenin karısı değildi!  

Aynanın karşısında oturup yalnızlıktan kurtulabilir insan, kalabalıktan hoşlananlara aynayı kırmalarını tavsiye ederim, böylece yeterli sayıya ulaşabilir insan!
Ve hatta öyle ki o iğrendiğiniz kalabalığa ne isterseniz söyletebilir, ne isterseniz yaptırabilirsiniz, eğer bir ss subayı değilse aksiniz!

Ne diyordu Tom Yorke: Bir gün kanatlarım çıkacak!
Sırt ağrılarım öyle arttı ki, kanatlarımın çıkacağı gün yaklaştı diyorum kendime, az kaldı, çok az…
Hepimiz kanatlarımızın çıkmasını bekliyoruz, öyleyse kanatlarımız çıktığı gün nereye uçacağımızı da hesap etmeliyiz, kanatlar çıkar ama nereye gideceğimizi bilmiyorsak yere yapışabiliriz!

Artık ne istediğimi biliyorum! Bayan Woolf kadar iyi olmasa da ayakta, yürürken yazabiliyorum!
Sert geçeceğini biliyordum bu kışın, o da biliyor olmalı, ayazın yanında bir parça güneş bahşeden Herr Tanrı, seninle bir süre konuşmayacağım!

STREET SPIRIT...

"Say ki kornişteki perde,
  Say ki bir salıncak,
  Bir ileri, bir geri...”
  

Bazıları acıyı bastırmak için dua okur içinden, bazıları şarkı söyler, sabahın beşinde tüm hayatımın fon müziğinin bir ezan sesi olabileceği aklımın ucundan geçmezdi…
Kafam biraz bulanık, en çok sana inanmak istiyorum, mümkün görünmüyor, en doğru yalanı seçiyorum ben de, o da ojelerime uymuyor, dolu dolmuyor, boş-veremiyorum!
Aynı grubun farklı şarkılarını seviyoruz, ben hayal kırıklığından bahsediyorum, sen ruhlar sokağında geziyorsun! Kalbim diş ağrısı çekiyor, rakı basıyorum kalbime, elimde bir büyük. Sırf sana yakın olabilmek için senin sevdiğin şarkıları açıyorum ardı ardına, sonunun nereye çıkacağını bilemediğim bir labirent gibisin, kayboldum, kayboldun diyorum kendime, en kısık sesimle, en küçük harflerle, sen de kimseye söyleme şşşşşşşşşşşşşş…


“ Aman abi kaçalım şahit yazarlar” cümlesinde geçen şahit ile “tüm gençliğimin şahididir o” cümlesindeki şahit aynı kostümle mi dolaşır, yoksa tüm tanıklıklar insanın ayağına mı dolaşır?

“I can feel death, can see its beady eyes” diyor Tom Yorke, mümkün elbette, mümkün olmayan tek şey kazımak, üzerimize yapışan parmak izlerini…

Kaybettiğim yaşama isteğimi bulan kişi, rica ederim onu bana geri ver!